Irkçı Müslümanlık

“Allah’ın indirdiğine uyun denildiği zaman “hayır, atalarımızın yoluna uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulmamış idiyseler?” Bakara 170 Tüm peygamberler İslamı getirdiler. Bugün hangi peygamberin geldiğini bilmediğimiz Uzakdoğu topraklarına da aynı din geldi. Hristiyanlık, İslam’ın sapmış halidir. Yahudilik, İslam’ın sapmış halidir. Hz.Musa Firavun’un elinden bir avuç müslüman kurtarmıştı. Dinler ırk değil sapmaların […]

“Allah’ın indirdiğine uyun denildiği zaman “hayır, atalarımızın yoluna uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulmamış idiyseler?” Bakara 170

Tüm peygamberler İslamı getirdiler. Bugün hangi peygamberin geldiğini bilmediğimiz Uzakdoğu topraklarına da aynı din geldi. Hristiyanlık, İslam’ın sapmış halidir. Yahudilik, İslam’ın sapmış halidir. Hz.Musa Firavun’un elinden bir avuç müslüman kurtarmıştı. Dinler ırk değil sapmaların adlarıdır. Bugün dinimizin adı İslam, ama kendisi Allah’tan gelmiş, peygamber tarafından anlatılmış dine çok uzak.

Kanada’da, İsveç’te, Japonya’da doğmak ile Türkiye’de doğmak arasında ne fark var? İnsanımızın önyargısı, burada doğanların “müslüman” doğduğu için peşinen cennete gideceği ile ilgili. En azından bu ülkede insanların çoğu cennete gidecek iken batı ve uzak doğu başka inançları nedeniyle direkt olarak cehenneme gidiyorlar.

Bakalım insanların Allah’ın dediklerine bakmadan yaşadıkları günümüz “İslam” dini ile Yahudilik, Hristiyan, Budizm, Hinduizm ve hatta Mekkeli müşriklerin inanışları arasında bir fark var mı…

Onlar da Allah’a inanıyorlar.

İsmine Tanrı veya Yahova demelerini bırakırsak, onların inandığı da bir Allah. İsim konusu önemli değil. Hz.İbrahim’in Kur’an’da övülen imanında yaratıcı olduğunu biliyor ancak ismini bilmiyor. Önemli değil. Zaten Allah da Allah-u Teala’nın isimlerinden birisi. Eski Ahit’te Rabb olarak geçer, biz de Rabbimiz deriz. Aynı tek yaratıcıdan bahsediyoruz. Hatta Mekkeli müşrikler de aynı Allah’a inanıyorlardı.

“…Allah insanların bir kısmını diğeriyle savmasaydı, içinde Allah’ın ismi çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi…” Hacc 40

“Onlara, gökleri ve yeri kimin yarattığını ve güneş ile aya kimin boyun eğdirdiğini sorsan kesinlikle Allah derler. Nasıl da döndürülüyorlar.” Ankebut 61

Onlar da kendi toplumlarına gönderilmiş son peygambere inanıyorlar.

Peygamberlerin mesajı evrenseldir ancak belirli toplumlara gönderilmişlerdir. Kur’an kendi deyimiyle “Arabi”dir. Arapların anlayacağı bir üsluba sahiptir. Son peygamberler öncesi farklı toplumlara aynı anda peygamberler gönderilmiştir. Aslında Kur’an’a göre bizim de, yahudilerin de, hristiyanların da gerçek dini Hz.İbrahim’in dinidir. İsa, Musa ve Muhammed peygamberler toplum tarafından bozulmuş İbrahimi inancı yeniden koymak için, yani insanları bu dine döndürmek için gönderilmişlerdir. Her biri ayrı topraklara gönderilmiştir. Normalde hiçbir peygamber gelmese bile insanların doğru yolu bulabilmesi, en azından sapıklıkları ve şirki redderek Hz.İbrahim’in bulduğu gibi Allah’ı bulması gerekir. Peygamber göndermek Allah’ın toplumlara bir lütfu, bir rahmetidir. Peygamber gönderilmeden önce doğmak ile peygamber yaşarken doğmak ve peygamberin getirdiği inanç toplum tarafından bozulduktan sonra doğmak elbetteki imtihanı farklı şartlara koyar, her bir imtihan kendi şartı içinde değerlendirilir. Bu üç peygamber de kendi toplumlarının son peygamberidir ve Hz.İbrahim’e Allah tarafından indirilmiş dini anlatmışlardır. Bizim peygamberimizin kronolojik olarak son olması, sanki dünyanın her yerindeki insanları otomatik olarak cehenneme göndermiş gibi bir inanç vardır. Oysa İslam’la tanışmamış milyarlarca insan vardır ve onların da imtihanı devam etmektedir. Ömürleri Kur’an’ı bulmaya yetmezse elbette Allah onlara ellerindeki şartlara göre muamele  edecektir. Onlar gerçek dine toplumdaki yanılgıları farkederek ve sorgulayarak varacaklardır. Bizim ise elimizde Kur’an vardır. Bu, bizim imtihanımızı otomatik olarak kolaylaştırmaz, aksine bize inanılmaz bir sorumluluk yükler ve belki de gerçek apaçık önümüzde olduğu halde doğruyu bulamazsak bizi daha büyük bir ceza bekler.

“İşlerinde doğru olarak kendini Allah’a veren ve İbrahim’in, Allah’ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim’i dost edinmiştir.“ Nisa 125

“(Ey Muhammed) De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti. Dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine. O, ortak koşanlardan değildi.” 6:21

Biz de elçiye inanüstü vasıflar yükledik.

Evet, onlar “İsa tanrının oğlu” diyorlar, biz demiyoruz. Zaten şirki sadece “Allah’ın oğlu” demek zannettiğimiz için bu kadar kolay bozulduk. Biz “Allah’ın oğlu” dememeyi tek bir şartla kabul etmişiz, o da bundan daha üstün vafıslar yüklemek. Tanrının oğlu olmakla elde edilemeyecek şeyler bugün peygamberimize atfediliyor. Allah ısrarla “insan peygamber” gönderdiğini söyler. Çünkü böylelikle onun hayatı bize örnek olabilir. Ama biz olabildiğince överiz ki hem takip etmeyiz hem de takip etmemek karşlığı rüşvetimizi vermiş oluruz. Oysa Kur’an’da defalarca ve ısrarla övgünün Allah’a ait olduğu söylenir. Bizim tek yapmamız gereken elçiyi izlemektir. Elçi, Kur’an’a en güzel şekilde uyan, sıratı mustakimin en önünde ilerleyendir. İnsan üstü olsa nasıl takip edebilirdik? Ama bugün dini kitaplarımızda peygamberimizin kanını içenin cehennemden kurtulduğu, 10 insan gücünde olduğu, ilk yaratılmış insan olduğu, Allah’ın sevgilisi olduğu, amellerin ona sunulduğu, yerin göğün onunla hayat bulduğu, her şeyi görüp duyduğu, Cebrail’den üstün olduğu, hiçbir şey yokken onun yaratıldığı, evvel ve ahir olduğu geçiyor. Allah’a ait isimler ve sıfatların çoğunu peygamberimiz için söylenirken duymak çok normal. Hatta İncil’de Hz.İsa için geçen “yerin ve göğün onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığı” inancı bugün peygamberimiz için kullanılıyor.

“Ey Muhammed! De ki: “Ben sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık hep O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin. Vay O’na ortak koşanların haline!” 41:6

“…Eğer yeryüzünde yerleşmiş, gezip dolaşanlar melekler olsaydı, elbette onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik.” İsra 95

Biz de onlar gibi Kutsal Kitab’a ilave bir din ürettik.

Hz.Musa geldiğinde Yahudiler kendilerinden önce gelmiş tüm peygamberlerin görüşleri olduğunu düşündükleri metinleri, bunları yorumlayanların görüşlerini ve birbiriyle çelişse bile bu arada söylenmiş her şeyi kutsal kabul ediyorlardı. Hz.Musa bunların hepsini dinden temizledi ve inanacakları emirleri Allah’tan aldığı gibi insanlara bildirdi. Ama Hz.Musa öldüğünde onlar alimlerin görüşlerini de kutsal kabul ederek dini çoğalttılar. Sadece Kutsal Kitab’ın emirlerine uymayı ayıp kabul ettiler, hangi emirden ne anlanacağına dair kaynaklara bakmadan dinin yaşanamayacağını savundular. Ve hangi ayetin hangi görüşe göre yaşanacağını bildiren kitaplar yazdılar. Günün birinde hangi görüşün Allah’ın görüşü, hangisinin alimlerin görüşü olduğu unutuldu. Ortaya Tevrat çıktı. Hz.İsa’nın Allah’tan getirdiği emirlere de her yönden rivayetler bulaştırıldı. İnsanlar, Hz.İsa öldükten 200 yıl sonra kendi kutsal metinlerini derlemek için konsüller oluşturdular. Neyin din olup neyin olmadığına insanlar karar verdi. Ve Kilise kutsal kitabı yorumlama yetkisini tekeline aldı. Hz.İsa’nın samimi takipçilerini, Hz.İsa’nın insan olduğunu söyleyenler dahil olmak üzere pek çok Allah’ın ayetini söylemeyi, konuşmayı insanlara yasak ettiler. Bugün biz de din adı altında Allah’ın kitabını yaşamıyoruz. Bir ayet ancak başka kaynaklarla örtüşüyorsa kabul ediyoruz. Çelişiyorsa, “yorumlaması bu şekilde olmalı” diyerek ayetleri değil başka görüşleri din olarak yaşıyoruz. Allah Kur’an’ı korumuş olmasa, bugün neyin Allah’ın ayeti neyin insanların ilavesi olduğunu ayırt edemezdik. Kur’an elimizde ama kimse dini bir görüş için ona bakmıyor. Yani biz de Allah’ın ayetlerini kaybettik.

“İçinde hidayet ve nur olan Tevrat’ı da Biz indirdik. Hakka teslim olmuş peygamberler, Yahudiler hakkında onunla hükmederlerdi. Allah erleri ile âlimler de onunla hükmederlerdi; çünkü onlar da Allah’ın kitabını korumakla görevliydiler ve onun hak kitap olduğuna şahit idiler. Siz de insanlardan korkmayın, Benden korkun; üç beş kuruş için Benim âyetlerimi satıvermeyin. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.“ Maide 44

“(Onlara dedik ki:) Artık İncil’e bağlı olanlar, Allah’ın onda indirdiğiyle hükmetsin. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar Hak yolunu ve ilâhî sınırları aşan günahkârlardır.” Maide 47

Biz de vahyi geldiği gibi bırakmadık, çoğalttık.

Hz.İsa’dan sonra Pavlus onunla karşılaştığını söyledi ve ondan sözleri insanlara aktarma vasfını üstlenerek şimdiki Hristiyanlığın temellerini attı. Yani peygamberden sonra bir insan aracılığıyla -sözde- vahiy devam etmesi fikrini insanlar benimsedi. Bugünkü inançlarımızın çoğunda da peygamberimizi rüyasında gördüğünü iddia eden kişilerin derlemeleri, görüşleri vardır. Oysa vahiy peygambere gelir ve Allah peygamberden önce veya sonra vahyin yollarını Kur’an’da tek tek kapatmıştır. Kur’an’a göre peygamberler öldükten sonra dünyada neler olduğunu bilmezler. Rüyalara gelmezler. İnsanlar Kur’an’da sadece peygambere özgü bazı özellikleri hocalara, şeyhlere, “evliyalara” atayarak bambaşka dinler türetmişlerdir. Allah’ın elçi aracılığıyla indirdiği dışında Allah katında bir kitap yoktur, olamaz da.

“Elleriyle kitabı yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, “Bu, Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü vay haline onların!” Bakara 79

“Allah, peygamberleri bir araya getirip de, “(Öldükten sonra) Size ne cevap verildi?” dediği gün, “Bizim (ölümümüzden sonra dünyada olanlarla ilgili) hiçbir bilgimiz yok; gizlilikleri hakkı ile bilen ancak sensin” diyeceklerdir.” Maide 109

Biz de “Bizim peygamberimiz daha üstün” görüşünü benimsedik.

Hz.Musa insanlara “Lailaheillallah” demelerini ve buna göre yaşamalarını söyledi. Hz.İsa insanlara “Lailaheillallah” demelerini ve buna göre yaşamalarını söyledi. Hz.Muhammed insanlara “Lailaheillallah” demelerini ve buna göre yaşamalarını söyledi. Hepsi kendi dilinden insanlara bunu söyledi. Ama peygamberler ölünde insanlar dinin evreselliğini unuttular. Kardeşliği unuttular. Gereksiz kuruntu ve komplekslere kapıldılar. Kendinden olanı üstünleştirmeye çalıştılar. Bugün sonunda “Muhammedin Resulullah” demedikten sonra “Lailaheillallah” demenin şirk olduğunu savunan sapık hocalar var.  Oysa Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu söylemek de “Lailaheillallah”ın anlamı içine giren bir kavramdır. Dünya üzerinde peygamberimizden haberi olmamış ama toplumun şirklerini redderek salih iman ile ölmüş insanlar da varolabilir.

“…(Müminler:) ‘Peygamberlerinden hiç birini (diğerinden) ayırd etmeyiz” dediler ve “İşittik, itaat ettik ey Rabbimiz!” mağfiretini dileriz, varışımız ancak Sanadır” derler.” Bakara 285

“Kesinlikle, iman edenlerden, Yahudi olanlardan, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden kim Allah’a ve âhiret gününe inanıp iyi amelde bulunursa, Rabbleri katında onların ödülü vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar kederlenmeyeceklerdir.” Bakara 62

Biz de onlar gibi peygamberden öldükten sonra din koyucular atadık.

Tüm dinler, dinin esas gündeminin ateizm ile mücadele olduğunu zannediyor. Oysa Kur’an’da inanmayanlara yönelik çok az ayet vardır ve onları serbest bırakmamız istenir. Dinin savaşı din koyuculara, Allah adına konuşanlara karşıdır. Dini “Rabbin kim”, “Peygamberin kim” gibi sorulardan ibaret zanneden insanlar, bu sorulara doğru yanıt veren kişilerin görüşlerini çok rahat şekilde din gibi yaşayabiliyor. Oysa, Allah tek hüküm koyucudur. Allah’tan başka kimse bir şeyi helal-haram kılamaz. Dinin gerçek bozulması, ruhban sınıfı icad edildiğinde olur. Allah ile arada, daha üstün şekilde din yaşayan kişiler parmakla gösterilir, bu kişileri takip etmek Allah’ın yolunda gitmek zannedilir. Oysa bu kişileri takip ettiğinizde, yanıldıklarında siz yanılırsınız, doğruyu söylediklerinde de sözünü dinlediğiniz Allah değil de onlar olduğu için yine sapmış sayılırsınız. Kendi araştırması sonucu her tarafı dinleyip kendi samimi kararına uyup yanılana dahi Allah şefkatini göstermiştir. İman, gözü kapalı takip değildir. İman akıl ile olur. Ve insan bilmelidir ki hatasız kul yoktur. Herkes kendi yaptıklarından sorumlu tutulacaktır.

“Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz,  (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptık.” Ahzab 67

“Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak “Bu helâldir, şu da haramdır” demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” Nahl 116

Biz de onlar gibi cehennemin geçici olduğuna inanıyoruz.

İman, akıl ile olur. Allah defalarca düşünmeyi emreder, akılsızlığa kızar. Hristiyanlara”vaftiz edilen kişi günah çıkardığı müddetçe cennete gidecek” dendiğinde bu fikir çok benimsenmiş ve kabul edilmiştir. Yahudiler cezalarından sonra cennete gireceklerine inanırlar. Kur’an defalarca bu inanışları reddeder, ısrarla cennetin de cehenneminde kalıcı olduğunu söyler. Hatta cennete gidecek kişi ile cehenneme gidecek kişiyi net bir şekilde dünyada iken ayırır. Biri günahlarının bedelini dünyada öder veya tevbeleri kabul olur. Diğeri iyiliklerinin karşılğını dünyada alır. Cennetteki kimse günahla cennete girmez, cehennemdeki kimse de iyiliğinin karşılığını alamamış olarak ölmez. Bu kadar net ayrımdan sonra bizim müslümanlara peygamberimiz öldükten sonra biri “Lailaheilllah diyen kişi eninde sonunda cennete gidecek” demiştir. Müslümanlar da tıpkı yahudi ve hristiyanlar gibi araştırmazlar, akletmezler, sağlam delile uymazlar. Bu fikri hemen yayarlar ve bir süre sonra din diye yaşarlar. Kur’an’ın orada olması, aksini söylemesi önemsizdir. Herkes inanmak istediğine inanmakta, kendisinin doğru topraklarda doğduğunu düşünmek istemektedir. Böylelikle, doğduğu yerin avantajıyla en kötü ihtimalle bir süre yanacak ve sonra cehennemden çıkacaktır.

“…Ateş bize sayılı günden fazla dokunmaz” derler. Onlara de ki: “Allah’tan bir söz mü aldınız; çünkü Allah asla sözünden caymaz; yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” Bakara 80

“Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar, azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.” Zuhruf 74-75

Biz de onlar gibi kendi putlarımızı icad ettik.

Allah, dünyadaki her şeyin imtihan konusu olduğunu, kıyametten sonra yok olacağını söyler. Kabenin taşı kutsal değildir, bunu anlamamız için tarihte birkaç kez yıkılmıştır. Kur’an dediğimiz şey kağıt ve mürekkep değil manadır. Üzerine Kur’an yazılı olsa bile kağıt yanar. Peygamberler de insandı. Taşlandılar, hakaret edildiler, savaştılar, kaybettiler, yaralandılar, hastalandılar ve öldüler. Her şey imtihan konusudur. Hiçbir şey insanı sadece varlığıyla üstün bir konuma geçiremez. Ama Hristiyanlar’da İsa’nın kanı inanışı vardır. Kabirler kutsaldır. Onlardaki kutsal su inanışı aynen bugün zemzem suyu için inanılır. Peygamberimizin kanı ve söylemekten imtihana edeceğim şeylerin kutsal olduğu, insanı cehennemden koruduğu inanışı müslümanlar arasında vardır. Kutsal olmayana kutsallık atfetme gayreti, bir şeyi görmediği sürece inanamayan Mekkeli müşriklerin de inanışıdır. İnsan daha yüksek, daha güçlü, daha kutsal olma gayreti içindedir. Veya böyle nesneler görmeye şiddetle ihtiyaç duyar. Mescid esasında secde edilen her yerdir. Ama bizler büyük camilerde ibadetin daha faziletli olduğuna inanırız. Tesbih aslında bir şey gördüğünde Allah’ı hatrına getirecek duyarlığa sahip olmak ve bilgisi arttıkça daha da güzel anmak demektir. Oysa bugün nesnelleştirilmiş ve Hristiyanlardan bize geçen bir şekilde elde 33 adete indirgenmiştir. Her şeyimiz sembolize edilmektedir. Kutsal bölgeler, yerler, nesneler, peygamberimizin sakalı, hırkası vs. Sembolsüz yaşayamıyor ama yine de Hristiyanlardan farklı olduğumuzu iddia ediyoruz.

“…Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği ve sizin ile babalarınızın uydurduğu birtakım isimler adına mı benimle mücadele ediyorsunuz?…” Araf 71

“Ama, insanlar kıyamet günü toplatılınca, putları onlara düşman olurlar ve tapınmalarını inkar ederler.” Ahkaf 6

Biz de Allah’tan başka kurtuluş yolları var sanıyoruz.

Hz.Adem’den beri dinin ana konusu budur. Allah’a mı tapıyorsunuz yoksa sadece O’na ait bazı şeyleri başkalarına ithaf ediyor musunuz. Hristiyanlar şuna inanırlar; Tanrı kızgın babadır. İnsanları günahlarından dolayı cehenneme koymak ister. İsa şefkatli oğuldur. Tanrının elinden cehennemden insan kurtarmaya çalışır ve hatta onların günahlarının bedelini üstlenir ve çarmıha gerilerek öder. O yüzden Hristiyanlar’ın İsa’ya sevgisi ve hürmeti bir başkadır. Bu inanış birebir müslümanlar tarafından kopyalanmıştır. Allah’ın bir kasabayı iki dağı birleştirerek helak etmesini peygamberimizin önlediği ile ilgili rivayetler anlatılır. Oysa Kur’an’a baktığımızda şefkatin gerçek kaynağı Allah’tır ve hatta Allah peygamberimize “onların dediklerine sabret”, “onlara süre tanı” gibi telkinler vermektedir. İnsanımız, peygambere ibadete varan uygulamalarla dinin ana gündeminden sapmaktadır. Hatta peygamberimiz istemediği sürece kimsenin cennete gidemeceğini düşünerek Kur’an’dan tam anlamıyla sapmakta, Yahudi ve Hristiyanların inancına sahip olmaktadır. Bunu sadece peygamberle bırakmayan müslümanlar, evliyaların, hocaların da bazen eteğinde insanları sözde “sırat köprüsü”nden geçireceğine inanmaktadırlar.

“(Ey Muhammed) Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın!” Zümer 19

“(Ve Allah şöyle diyecektir): “İşte şimdi Bize yapayalnız geldiniz, tıpkı sizi ilk yarattığımız gibi; ve (hayatta iken) size bahşettiğimiz her şeyi arkanızda bıraktınız. Kendinizle ilgili olarak Allaha ortak koştuğunuz o şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz! Gerçek şu ki, sizin (dünyadaki hayatınız ile) aranızdaki bütün bağlar artık kesilmiştir ve bütün eski dostlarınız sizi terk etmiştir!”” En’am 94

Biz de dinimize eski inançlarımızı ekledik.

Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlık yayılınca, imparator mevcut din olan Paganlık ile Hristiyanlık arasında yumuşak bir geçiş sağladı. Mesela 23 Aralık tarihi zaten kutsal bir gün olarak kutlanmaktaydı. İmparator bugünü Hz.İsa’nın doğum günü ilan etti. Bunun gibi pek çok inanış sayesinde ülkenin resmi dini değişmesine çok tepki almadı. Türklerin müslüman oluşunu tarih kitaplarından okuduğunuzda geçişin kolay olmadığını anlarsınız. Aslına bakarsanız, nazar boncuğu, kurşun döktürme, cin çıkarma, muska başta olmak üzere yüzlerce Şamanizm inancının bugün hala uygulandığını görürüz. Milliyetçi yönü güçlü Türkler, kendilerinden olan bir şey ilave etmedikten sonra İslam’ı bir Arap dini gibi kabul etmiştir. Tasavvuf, Mevlüd, Kandiller başta olmak üzere dine pek çok ilavemiz mevcuttur. Oysa İslam, geleneklerden, bağlılıklardan, bulunduğun ortamın inanışlarından Allah’a teslim olarak kurtulmak demektir. Bunu dünyadaki tüm toplumlar yapmıştır. Mesela normalde Zerdüştlük dinine mensup bir kasaba müslüman olduğunda Zerdüşt’e atfedilen her şeyi peygamberimize atfetmeye başlamıştır. Hindu topraklara müslümanlar ulaştığında oradaki kader inancı İslam’ın kader inancıyla karışmış, bugün Kur’an’ın dediğiyle çelişen bir inanç ortaya çıkmıştır. Şam-İran savaşlarında pek çok hadis uydurulmuştur. Baskıcı bir halife peygamberimizin “Hilafet Kureşytendir” dediğini iddia etmiş, bu söz bugüne kadar gelmiştir. Kadınlarını kısıtlamak isteyen Araplar peygamberimizin “kadınlara okuma yazma öğretmeyin” dediğini iddia etmiştir. Her toplum bir şekilde dini kendi istediği yöne çekmektedir, oysa Allah dini kesin olarak bildirmiş ve noktayı koymuştur.

“Ama hayır! Onlar ‘atalarımızı geleneksel bir inanç üzerinde bulduk, kesinlikle biz onların izinden giderek doğru yolu bulacağız’ diyorlar.” Zuhruf 22

“…çünkü onlar ancak daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar…” Hud 109

Biz de dini günlük hayat dışı ilan ettik.

Yahudiler ölüye çok hürmet gösterirler. Neredeyse tamamı bize geçmiş geleneklerle ölüye hürmet ederler, gömerler ve sonrasındaki görevlerini icra ederler. Çünkü inandıkları, öldükten sonra insanın artık Allah’ın gözetimine girdiği, onunla o anda ilgilenmeye başladığıdır. Yani aslıdna bir manada o ana kadar etrafında olmayan bir kutsal perde, ölür ölmez etrafını çevirir. Oysa gerçekte kişi canlıyken esas dinin konusudur. Öldükten sonra imtihan bitmiş, konu kapanmıştır. Ölü arkasından Kur’an okuma, 7 ve 40. günlerde toplanma gibi uygulamalar hep Hristiyanlık, Yahudilik ve insanların İslam zannettiği inanışlarda ortaktır. Bu üç inanışta da din ibadethanelere hapsedilmiş, özel günlere sıkıştırılmış, ölüm sonrasının gündemi sayılmıtış, çağdaş yaşamın uzağında bir yere itilmiştir. Hiçbir insan günlük hayatında bir karar alırken Allah’ın ne dediğine bakmamaktadır. Bunun karşılğında vicdan rahatlatmak için kutsal zamanlar icad edilmiştir. Mesela namaz tüm dinlerde farzdır. Müslümanlar bugüne kadar bilmese de aslında Yahudiler de namaz kılmaktadır. Her gün beş vakit namaz emredilmiş müslümanlar, toplu namaz emredilmiş cuma vakti namaz kıldklarında diğer zamanlarda kılmama serbestliği elde ederler. Aynı şekilde Hristiyanlar pazar günü ibadet ederler.  Hristiyanların ve Yahudilerin, tüm günahların affedilldiği özel günleri vardır. Bu inanışlar, sadece Kadir Gecesi’ne kutsallık atfetmiş bir dine de girmiştir. Bugün müslümanlar da aynen tek bir gece yaptıkları ibadet ile tüm seneyi kurtardığını düşünmektedir. Oysa Allah, Kadir Gecesi’nin dahi gününü bildirmemiştir, hatta sadece Kur’an’ın inmeye başladığı gece mi yoksa o gecenin her miladi veya hicri tekrarı mı olduğunu dahi bilmemekteyiz. Yani İslam’da, diğer zamanlar serbest yaşanma hakkı veren tüm gühanları affettiren gün aslında yoktur. Bunlar peygamberimizden çok sonra, Osmanlı padişahlarının uygulamalarıyla geleneksel dine girmiştir.

“Çünkü Rablerinin azabından emin olunmaz.” Mearic 28

“…Öyleyse kendinizi temize çıkarmayınız…” Necm 32

Biz de sünnetullaha inanmıyoruz.

Kur’an’ın en önemli gündemlerinden birisi sünnetullah. Bunu anladığımızda Allah yolundan saptıracak pek çok konu çözülüyor. Sünnetullah, Allah’ın prensipleri. Mesela dünyadaki fizik, kimya, biyoloji yasaları bunlardandır. Allah sünnetini değiştirmez, prensiplidir, sünnetinin dışına çıkmaz. Mesela Bedir’de müslümanlar meleklerle yardım istediğinde “yardım ancak Allah katındadır” ayeti geliyor. Yahudi camdan atlasa ölür. Hristiyan ölür. Ateist ölür. Müslüman da ölür. Allah kuralları belirlemiştir. Mesela Necm 30’a göre insan için sadece çalıştığının karşlığı vardır. Savaşları çok çalışan, ekipmanı olan, motive olmuş, kendine güvenen, saf saf çarpışanlar kazanır. Kur’an’da harekete geçirmeyi amaçlayan, motive eden pek çok ayet vardır. Bunları uygulayan müslümanlar Bedir’de kazanmış, uygulamadıklarında Uhud’da kaybetmişlerdir. “Peygamber ölürse veya öldürülürse” diye ayet gelmiştir. Öldürülebilirdi de. Allah hangi durumlarda kime yardım edeceğini de açıklamıştır, bu da sünnetullahın bir parçasıdır. Ama insanlar tembellik etmek amacıyla kendilerine bir sürü bahane buluyorlar. Tesellileri din zannediyorlar. Oysa dinimizde durmayı gerektiren, vazgeçiren hiçbir şey yok. Aksine peygamberimize “Kalk ve uyar!” emri geliyor. ” Müslümanların üstün geleceğini söyleyen ayeti okuyup yüzyıllarca üstün gelmediği halde hala kendisinin müslümanlıktan uzak olduğunu anlamayan insanımız hala bir şekilde hiçbir şey yapmadan galip geleceği günü bekliyor.

“Hani Allah sana uykunda onları (savaşacağın orduyu) az gösteriyordu. Eğer sana çok gösterseydi gerçekten yılgınlığa kapılacaktınız ve iş konusunda gerçekten çekişmeye düşecektiniz. Ancak Allah esenlik bağışladı. Çünkü Allah elbette sinelerin özünde saklı duranı bilendir.” Enfal 43

“Allah’ın öteden beri işleyip duran sünneti/kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” Fetih 23

Biz de dini detaylar zannediyor, detaylara boğuyoruz, bölünüyoruz, tartışıyoruz.

Allah Kur’an’da dini tamamladığını, tartışlacak konuların bittiğini, ayrılığa düştüğümüz konularda hükmü ahirette vereceğini, müslümanların kendi aralarında ve dışarıya karşı tartışabilecekleri bir konu olmadığını söyler. Din basit ve ferahtır. Ana yapı bellidir. Peygamber hevasından konuşmamış, Allah’ın kitabını okumuştur. İnsanlara olduğu gibi aktarmış ve o günün şartlarında bu ayetlerden ne mana çıkıyorsa ona göre yaşamıştır. Hatta hata yaptığı yerlerde ayetlerle hataları düzeltilmiştir. Bize de samimi olup Allah’a danıştığımız sürece yanılma hakkı verilmiştir. Bunlar insanların bölünmemesi içindir. Her bölünme ayrı bir inanıştır. Bölünmede insan artık kendi grubunun yaşadığını din edinmiş ve İslam’dan çıkmış olur. Kur’an’da bölünmeye karşı şiddetli tepkiler ve tehditler vardır. Dinde detay yoktur. Kur’an’da sadece Allah’ın bileceği ve bilerek açıklanmayan şeyler olduğu ısrarla söylenir. Dinin ana gündemi ibadetlerin detayları değildir. Dinin ana gündemine bakan herkes neyin ne olduğunu kolayca farkedecek ve ferah bir din yaşayacaktır. Ancak Hristiyanlık, Yahudilik ve günümüz müslümanlarının inançlarında tek tartışılan ayrıntılardır. Ana konu asla dine gelmez.

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılıga düsenler gibi olmayın. İste bunlar için büyük bir azap vardır.“ Ali İmran 105

“Biz bu Kur’an’da insanların önüne her türlü örnek olayı koyduk….” Rum 58

Biz de iman konusunu atladık.

Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlar… Üçü de dinleri birbirinden ayıran sorunun “Hangi peygambere inanıyorsun?” olduğunu zanneder. Ve hepsi kendi peygamberini söyleyen dışındaki kişileri cehenneme gönderir. Oysa Kur’an’da toplumun inancını reddederek Allah’ı bulan Hz.İbrahim de müslümandır. Allah insanlara yollarını göstermedikçe sorgulamayacağını söyler. Yolları farkeden kişinin imtihanı başlar. Herkes yanılgıda doğar. Müslümanlara Allah “ey iman edenler, iman edin” der. Namazda “bizi dosdoğru yola ilet” diye dua etmemizi ister. Çünkü hiçbir insan doğru yol üzerinde doğmaz. Herkes yanıgıda doğar. Atalar, toplum, aile; bir şekilde bir inanç üzerindedir. Önemli olan bu inancı farketmektir. İnsanlar, İslam toplumunda doğmanın cennet için avantaj olduğunu düşünüyor. Oysa, İncil okuyarak çelişkileri farketmek çok kolaydır. Bizde zaten doğru yolda olduğumuz inancı çok kuvvetli olduğu için çelişki aramıyoruz; hurafeleri çıkarıp doğruyu yaşamaya çalışmıyoruz. Dünyanın her tarafında insanlar dosdoğru dine eşit mesefededir. Ve bence dünyada kendi toplumunun inanışını bırakıp müslüman olan hristiyan, yahudi oranı ile müslüman topraklarda yaşadığı dinin İslam olmadığını anlayıp doğru dine ve Kur’an’a dönen müslüman oranı eşittir. Allah elçi göndermediğini sorgulamayacağını söylüyor. Kur’an’da nebi kelimesi ve resul kelimesi ayrı yerlerde geçer. Resul yani elçi olarak bahsedildiğinde hep Kur’an’ı olduğu gibi aktarmak fiine rastlarız. Bugün bir insan bir insana Allah’ın mesajını değiştirmeden ulaştırdığında, o da adeta elçilik görevini yapmış oluyor. Allah da, elçi göndermediğini sorgulamayacağını söylüyor. Ve yolları farkedecek olanların; kendisinden hakkıyla korkanlardan, doğruyu arayanlardan çıkacağını söylüyor. İslam, İsevi, Musevi veya Muhammedi kaynaklı olması farketmez bir şekilde; hep aynı şeyleri söylüyor. Dinin ana konusu hidayet. Diğer tüm görevler, sorumluluklar, ibadetler hidayete erdikten yani doğru yolu bulduktan sonra başlayan şeyler. Bu yolda kalmak karşılığı verilen her türlü mücadelenin adı cihad. Bu yoldan ayrılmamak karşılığı verilen can şehitliktir. Dinin zamanı, coğrafyası yoktur. “1400 sene önce Mekke’de doğsam müşriklere karşı savaşırdım” diyenlerin çoğu bugün putları yıkmaya yanaşmıyor. Peygamberin savaştığı kişiler de Allah’a inanıyor, onlar da dinlerini koruduklarını zannediyordu. Putlarımızı artık yıkalım. Batının bozulmasıyla bizim bozulmamız arasındaki benzerliği görelim ve hanif dine, tertemiz dine dönüş yapalım.

“…Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır.” Cin 14

“Doğru yolu göstermek bize aitttir.” Leyl 12